Ve yavaş internet bağlantısına da gıcığım. Sanırım herkes gıcıktır da... Çalışsın artık şu hızlı internet, bu çile bitsin...
22 Şubat 2009 Pazar
15 Şubat 2009 Pazar
50'yi 60 Yapmayan Hocaya
Not lazım ama olmuyor. 50'ler 60 yapılmıyor, ve biz de bu hocalara gıcık oluyoruz. Çok gıcık oluyoruz ve bunda haklıymışız gibi geliyor bana.
Gönderen ya/sin zaman: 03:26 1 yorum Bu kayda verilen bağlantılar
Etiketler: öğrencilik
21 Aralık 2008 Pazar
Otobüs Durağına Araba Parkedenler

Tehlikeli bir şekilde araç kullananlara eskiden "ehliyeti kasaptan mı aldın?" derlerdi. Artık bu lafı pek duymuyorum. Herkes yeterince tehlikeli kullandığı için belki de anlamını kaybetmiş olabilir. Bir de tehlikeden ziyade sinir ve gıcık durumlar var. Bunlardan biri de otobüs durağına araba bırakmak.
Günlük hayatımızda toplu taşıma araçlarından bolca faydalanıyoruz ama ne faydalanma... Özellikle büyük şehirlerde öyle bir keşmekeş var ki, trafikte ister sürücü olun isterse alelade bir yolcu, streslerden stres beğenmeden bir yerde bir yere gitmek mümkün olmuyor. Örneğin sabah evden çıkıyoruz ve otobüs beklemeye başlıyoruz. Bir de bakıyoruz ki otobüs durağında bir araba, hatta bazen minibüs, kamyonet ya da kamyon. Yollar genişse haydi biraz yırttık, aracı geçip yola yakınca bekleyebiliriz, otobüs yine yakınca bir yerde durur. Ama yollarımız da zaten iki şeritli bizim sayın araç sahipleri!
Birincisi durakta bekleyenler olarak otobüsü görmekte sıkıntı yaşıyoruz. Her ne kadar küçük araçlar için çok sorun olmasa bile, büyük araçlar durağı kaplamış, durakta beklesek otobüsü bile göremeyeceğiz.
İkincisi yollar o kadar geniş değil. Birinci şeridi parkedenler gasp etmiş, ikinci şeritten trafik aktığı kadar akıyor. Şimdi otobüs geliyor, durağa yanaşamıyor. Neden? Çünkü durakta "ehliyet sahibi" birinin arabası var. Dolayısıyla ikinci şeritte bekliyor. Üçüncü şerit zaten yok. İndir-bindir olayı devam ederken, otobüs arkasında uzun kuyruklar, korna sesleri, sinirlenen daha fazla şöför ve işine geç kalmış daha çok vatandaş.
"Otobüs durağına" dediysem illa ki tam durak önünden bahsetmiyorum. Durağın 50 metre önüne ya da arkasına da araba bıraksan, otobüs oraya yine yanaşamıyor. Yine ikinci şeridi kapatıyor, yine aynı mevzu.
Geçenlerde böyle birine rastladım, dedim ki "abi bak sen buraya park ediyorsun ama gelen geçenler işinden oluyor, beklemek zorunda kalıyor. Bu kadar insandan küfür yiyorsundur." Adam hiç oralı bile olmadı. "Ben küfrediyorum senin gibilere" deseydim dayağı da yerdim herhalde :)
Haydi bu mevzuyu geçtim ben, olayın bir de hak yönü var. Kul hakkı diye bir şey var, hani zerre inancın varsa "yarın hakkın divanında" hesap vereceğiz. İşte o zaman hapı yuttuk.
Bir de unutmadan; trafik kurallarında bu yazıyor, otobüs durakları gibi yerler için meskun mahalde sanırım 30 metre önüne ve arkasına park etmek ya da durmak yasak. Yani bu kuralı boşa koymamışlar, otobüsler adam gibi durağa yanaşsın, durakta dursun, yolcular kolayca ve güvenli olarak otobüse binsin, bu arada da trafik aksamasın, insanlar işinden gücünden kalmasın, sinir-stres olup sağlığını kaybetmesin diye trafik kuralları var.
Ama biz ehliyeti kasaptan bile almadığımız için ne bu trafik kuralını biliyoruz, ne bunun gerekliliğinden haberimiz var, ne de insanların hayatlarını önemsiyoruz. O yüzden otobüs durağına "işin hallolsun da gerisi ne olursa olsun" diyerek park edenler için sorun yok. Merak etmeyin, yarın kul hakkını sorduklarına dile getirmek üzere onlara laflar hazırladım. Bakalım onlar ne hazırladı.
Fotoğraf: bobiler.org
Günlük hayatımızda toplu taşıma araçlarından bolca faydalanıyoruz ama ne faydalanma... Özellikle büyük şehirlerde öyle bir keşmekeş var ki, trafikte ister sürücü olun isterse alelade bir yolcu, streslerden stres beğenmeden bir yerde bir yere gitmek mümkün olmuyor. Örneğin sabah evden çıkıyoruz ve otobüs beklemeye başlıyoruz. Bir de bakıyoruz ki otobüs durağında bir araba, hatta bazen minibüs, kamyonet ya da kamyon. Yollar genişse haydi biraz yırttık, aracı geçip yola yakınca bekleyebiliriz, otobüs yine yakınca bir yerde durur. Ama yollarımız da zaten iki şeritli bizim sayın araç sahipleri!
Birincisi durakta bekleyenler olarak otobüsü görmekte sıkıntı yaşıyoruz. Her ne kadar küçük araçlar için çok sorun olmasa bile, büyük araçlar durağı kaplamış, durakta beklesek otobüsü bile göremeyeceğiz.
İkincisi yollar o kadar geniş değil. Birinci şeridi parkedenler gasp etmiş, ikinci şeritten trafik aktığı kadar akıyor. Şimdi otobüs geliyor, durağa yanaşamıyor. Neden? Çünkü durakta "ehliyet sahibi" birinin arabası var. Dolayısıyla ikinci şeritte bekliyor. Üçüncü şerit zaten yok. İndir-bindir olayı devam ederken, otobüs arkasında uzun kuyruklar, korna sesleri, sinirlenen daha fazla şöför ve işine geç kalmış daha çok vatandaş.
"Otobüs durağına" dediysem illa ki tam durak önünden bahsetmiyorum. Durağın 50 metre önüne ya da arkasına da araba bıraksan, otobüs oraya yine yanaşamıyor. Yine ikinci şeridi kapatıyor, yine aynı mevzu.
Geçenlerde böyle birine rastladım, dedim ki "abi bak sen buraya park ediyorsun ama gelen geçenler işinden oluyor, beklemek zorunda kalıyor. Bu kadar insandan küfür yiyorsundur." Adam hiç oralı bile olmadı. "Ben küfrediyorum senin gibilere" deseydim dayağı da yerdim herhalde :)
Haydi bu mevzuyu geçtim ben, olayın bir de hak yönü var. Kul hakkı diye bir şey var, hani zerre inancın varsa "yarın hakkın divanında" hesap vereceğiz. İşte o zaman hapı yuttuk.
Bir de unutmadan; trafik kurallarında bu yazıyor, otobüs durakları gibi yerler için meskun mahalde sanırım 30 metre önüne ve arkasına park etmek ya da durmak yasak. Yani bu kuralı boşa koymamışlar, otobüsler adam gibi durağa yanaşsın, durakta dursun, yolcular kolayca ve güvenli olarak otobüse binsin, bu arada da trafik aksamasın, insanlar işinden gücünden kalmasın, sinir-stres olup sağlığını kaybetmesin diye trafik kuralları var.
Ama biz ehliyeti kasaptan bile almadığımız için ne bu trafik kuralını biliyoruz, ne bunun gerekliliğinden haberimiz var, ne de insanların hayatlarını önemsiyoruz. O yüzden otobüs durağına "işin hallolsun da gerisi ne olursa olsun" diyerek park edenler için sorun yok. Merak etmeyin, yarın kul hakkını sorduklarına dile getirmek üzere onlara laflar hazırladım. Bakalım onlar ne hazırladı.
Fotoğraf: bobiler.org
15 Aralık 2008 Pazartesi
Yazmayan Blogcuya da Gıcığım
Çilekli Hanım, Blog Çarşısında bize de bir stand açmış ve Gıcık Blog'umuzu tanıtmış. Kendilerine teşekkürlerimizi sunuyoruz. Demişler ki;
Çok fazla sinirlenmediğini ve gıcık olmadığını sık güncellenmemiş bloğundan anlayabileceğimiz bu arkadaşımızın yüzüne bakınca zaten pek de sinirli bir tip olamayacağını, adeta süt dökmüş bir kedi kadar sakin ve yumuşak bir karakter çizdiğini söyleyebilirim.Yani kısaca demiş ki; Madem blog açıyorsun, neden yazmıyorsun? Ben böyle blogcuya gıcık olurum. Buna binaen ben de diyorum: Evet, hanfendi çok haklılar, madem yazmayacaktın, neden aldın bu adı, neden bu bloğu işgal ediyorsun? Bu yüzden kendime acayip sinir oldum.
Kurban bayramı boyunca bu mevzu üzerine düşündüm desem abartmış olurum. Üstelik durup dururken abartanlara da gıcık olurum. O yüzden abartmayayım. Ama gerçekten de bu konu biraz cenımı sıktı. Kendime tekrar gıcık oldum. Çözüm yazmakta. Yazmak için de bol bol malzeme gerekiyor.
Peki malzeme yok mu? Elbette var. Türkiye gibi bir ülkede yaşayan bizlerin, üstelik mükemmeliyetçi bir yapıyla yetişmiş bir kimsenin, etrafında gıcık olacağı bir malzeme kalmaması mümkün mü? Tabii ki de malzeme çok. Sorun malzemeyi kullanamayan bende.
Ben kendimi tekrar etmiş olmamak için bağlaç olan "de"leri ya da bitişik yazılması gereken "-ki" eklerini daha fazla sorun etmek istemiyorum. Bunu yaparken olaya o kadar kendimi kaptırdım ki, sanırım artık herkesi her şeyi normal görmeye başladım. Ama artık iş ve duyguları birbirine karıştırmadan yani gıcıklıklarımın farkında olarak kendimi bir şekilde yazmaya adamaya karar verdim.
Not defterime artık gıcık olduğum ne kadar olay varsa onları yazayım da Gıcık Blog daha fazla böyle gıcık bir halde kalmasın bari.
Bu arada Nurgül Yeşilçay imzalı şöyle bir şey gözüme ilişti. Kendisine Yürü be Nurgül, kim tutar seni! diyorum.
Gönderen ya/sin zaman: 00:12 0 yorum Bu kayda verilen bağlantılar
Etiketler: abartmak, Blog Çarşısı, kendim, not defteri, Nurgül Yeşilçay
15 Ekim 2008 Çarşamba
Uyarı Seslerine de Gıcığım
Elektronik alet ve edevatlar tüm hayatımızı sarıp sarmalamış durumda. Gün geçmiyor ki cep telefonumuzu bir kenara fırlatmayalım, bilgisayarımıza yanaşmayalım, televizyondan uzak duralım, mp3 çalarımızla kulaklarımızı buluşturmayalım... Yani her yanımız teknoloji oldu, oldu da ne oldu? Pek çok tembellik ve rahat bizlerin oldu elbette. Bu arada, her bir elektronik alet ve bilgisayardaki her bir program için de değişik uyarı sesleri bizlere yön vermek için hayat buldu.
Gelişme paragraflarına örnek konur, işte konuyla alakalı örnekler: Cep telefonunuzu açıyorsunuz, bip düt gibi bir ses. Kapatıyorsunuz benzeri bir şey. Bilgisayarı açıyoruz, Windows'un klasikleşmiş sesi. Kapatırken de benzeri. Mp3 çalar belki kendiğinden ötmüyordur ama böyle özellikleri olanları da vardır muhakkak. Ha peki n'olmuş yani? diye soruyorsanız, cevap geliyor: bu uyarı seslerine gıcık oluyorum.
Telefonumu açtığımda ötmesini istemiyorum birader! Eskiden Ericssonların vazgeçilmez ve engellenemez özelliklerindne biriydi bu. Telefonu her açışımızda düt diye öterdi. Kapatırken de öterdi, pil biterken de. Derse giriyoruz mesela, düt çalıyor. Ya ben sadece telefonu açmak istedim, ne bağırıyorsun? Pil bitmek üzeredir, ne kadar sessize alsan da makine susmak bilmez. Ne anladım "sessiz" seçeneğinden o zaman. İşte Nokia kullanmamın en büyük nedenlerinden biri de bu olsa gerektir, ne zaman sessize alsam hiç sesi çıkmaz, uslu uslu oturur öyle.
Bir başka sinir bozucu eylem de Windows'un uyarı sesleri. Bilgisayarı açıp kaparken neyse de, yok USB takınca, yok çıkarınca, yok cd çalıştırırken, yok yeni aygıt bulundu... Yeter ulan! CD'yi de ben taktım, bilgisayarı da ben açtım. Yeni aygıt bulduysan onu da kendiliğinden bulmadın ya! Ya MSN seslerine ne demeli? Yok biri oturum açmış, yok biri titreşim göndermiş dürülürü... Allah'a şükür, Windows ve MSN de laftan anlıyor da "uyarı seslerini kapat" dediğimde artık gıkları çıkmıyor.
Şu sıralar hala beni gıcık eden virüs uyarı sesleri var. Avira kullanıyorum, ne güzel beleş diyerekten. O ne yapıyor, yok virüs buldum, yok trojana denk geldim diye bilgisayarın normal seslerini de geçtim, direk anakarttan gelen bip sesini kullanarak beni uyarıyor ve çığrımdan çıkarıyor. Yapma Aviracım, yapma güzelim. Beni benden aldın, virüs buldun, çok heyecanlısın anladım ama sinirlerimi hoplatma yerinden be yavrucum be...
Kısaca, şu sıralar bütün gereksiz uyarı seslerini kapatıyorum. Gıcık oldum, ne bu ya...
Gelişme paragraflarına örnek konur, işte konuyla alakalı örnekler: Cep telefonunuzu açıyorsunuz, bip düt gibi bir ses. Kapatıyorsunuz benzeri bir şey. Bilgisayarı açıyoruz, Windows'un klasikleşmiş sesi. Kapatırken de benzeri. Mp3 çalar belki kendiğinden ötmüyordur ama böyle özellikleri olanları da vardır muhakkak. Ha peki n'olmuş yani? diye soruyorsanız, cevap geliyor: bu uyarı seslerine gıcık oluyorum.
Telefonumu açtığımda ötmesini istemiyorum birader! Eskiden Ericssonların vazgeçilmez ve engellenemez özelliklerindne biriydi bu. Telefonu her açışımızda düt diye öterdi. Kapatırken de öterdi, pil biterken de. Derse giriyoruz mesela, düt çalıyor. Ya ben sadece telefonu açmak istedim, ne bağırıyorsun? Pil bitmek üzeredir, ne kadar sessize alsan da makine susmak bilmez. Ne anladım "sessiz" seçeneğinden o zaman. İşte Nokia kullanmamın en büyük nedenlerinden biri de bu olsa gerektir, ne zaman sessize alsam hiç sesi çıkmaz, uslu uslu oturur öyle.
Bir başka sinir bozucu eylem de Windows'un uyarı sesleri. Bilgisayarı açıp kaparken neyse de, yok USB takınca, yok çıkarınca, yok cd çalıştırırken, yok yeni aygıt bulundu... Yeter ulan! CD'yi de ben taktım, bilgisayarı da ben açtım. Yeni aygıt bulduysan onu da kendiliğinden bulmadın ya! Ya MSN seslerine ne demeli? Yok biri oturum açmış, yok biri titreşim göndermiş dürülürü... Allah'a şükür, Windows ve MSN de laftan anlıyor da "uyarı seslerini kapat" dediğimde artık gıkları çıkmıyor.
Şu sıralar hala beni gıcık eden virüs uyarı sesleri var. Avira kullanıyorum, ne güzel beleş diyerekten. O ne yapıyor, yok virüs buldum, yok trojana denk geldim diye bilgisayarın normal seslerini de geçtim, direk anakarttan gelen bip sesini kullanarak beni uyarıyor ve çığrımdan çıkarıyor. Yapma Aviracım, yapma güzelim. Beni benden aldın, virüs buldun, çok heyecanlısın anladım ama sinirlerimi hoplatma yerinden be yavrucum be...
Kısaca, şu sıralar bütün gereksiz uyarı seslerini kapatıyorum. Gıcık oldum, ne bu ya...
30 Ağustos 2008 Cumartesi
Yazılarınızı Ortalamayın Kardeşim!
Bugünkü meselem yazıların ortalanması. Bazı yazıları okuyorum, ama aslında okuyamıyorum çünkü her satır ortalanmış durumda.
Behsettiğim gıcıklık, özellikle blog yazarlarının tüm yazılarını ortalamaları. Ey okuyucu, belki sen de bir blog yazarısın ve yazılarını sözde estetik görünsün diye süslemeyi de pek seviyorsun ama ben okuyucu olarak sevmiyorum. Ciddiyim bak. Sen öyle kendi çapında yazılarına bir güzellik kattığını sanıyorsun ama yanılıyorsun. Ben senin o yazını okuyuncaya kadar ne sıkıntılar çekiyorum, tabii bundan haberin yok.
Bir kere yazı dediğin hep ortalanmaz. Hadi başlığı ortaladın, bir satır alıntıyı ortaladın, yazına resim eklemek istedin ve kenarda durmasın dedin, onu da ortaladın. Süpersin! Buraya kadar ben de senin gibi düşünüyor olabilirim ya da en azından aklımda benzer bir estetik kaygısı bulunabilir. Ama ya yazının geri kalanı? Yahu biz boşuna mı soldan sağa yazıp okuyoruz? Her satırın bir başlangıç yeri var. Hadi paragraf başlıyor diye paragrafın ilk satırını birkaç santim sağa kaydırdın diyelim. Ama yazık değil mi okuyucuya? Çünkü her satırın başlangıç yerini denk getirinceye kadar canı çıkıyor.
Behsettiğim gıcıklık, özellikle blog yazarlarının tüm yazılarını ortalamaları. Ey okuyucu, belki sen de bir blog yazarısın ve yazılarını sözde estetik görünsün diye süslemeyi de pek seviyorsun ama ben okuyucu olarak sevmiyorum. Ciddiyim bak. Sen öyle kendi çapında yazılarına bir güzellik kattığını sanıyorsun ama yanılıyorsun. Ben senin o yazını okuyuncaya kadar ne sıkıntılar çekiyorum, tabii bundan haberin yok.
Bir kere yazı dediğin hep ortalanmaz. Hadi başlığı ortaladın, bir satır alıntıyı ortaladın, yazına resim eklemek istedin ve kenarda durmasın dedin, onu da ortaladın. Süpersin! Buraya kadar ben de senin gibi düşünüyor olabilirim ya da en azından aklımda benzer bir estetik kaygısı bulunabilir. Ama ya yazının geri kalanı? Yahu biz boşuna mı soldan sağa yazıp okuyoruz? Her satırın bir başlangıç yeri var. Hadi paragraf başlıyor diye paragrafın ilk satırını birkaç santim sağa kaydırdın diyelim. Ama yazık değil mi okuyucuya? Çünkü her satırın başlangıç yerini denk getirinceye kadar canı çıkıyor.
Belki sana şimdi şaka gibi geliyor ama durum benim için böyle. Ben böyle her satırı ortalanmış bir yazıya artık odaklanamıyorum, konsanterim soğuyor, yazıyı anlamıyorum ve gıcık oluyorum. Halbuki her satır aynı hizadan başlasa ne hoş olmaz mı? Hattâ mümkünse her satır aynı hizada bitse diyeceğim ama o teknolojiyi herkes beceremeyebiliyor. Ama en azından artık şu satırlarını ortalama lütfen!
Şakam yok, yazılarını ortalama artık!
Şakam yok, yazılarını ortalama artık!
Gönderen ya/sin zaman: 12:42 5 yorum Bu kayda verilen bağlantılar
17 Temmuz 2008 Perşembe
Köşe Yazılarındaki Paragraf Anlayışı
İtiraf edeyim ki öyle pek gazete okumam. Okuduğum zaman da genelde tanımadığım köşe yazarlarının yazılarıyla ilgilenmem. Hele de konu politikaysa hiç bana sormayın. Ama bazen denk geliyorum, e-postama farklı kaynaklardan tavsiye köşe yazıları geliyor ve okumaya çalışıyorum. Okumaya çalışıyorum diyorum çünkü bu yazılarda gerçekten önemli bir problem var: Paragraf Anlayışı.
Benim açımdan bakarsak, bunun asıl adı paragraf anlayışsızlığı. Özellikle Doğan grubu ve benzeri gazetelerin okuyucuları ne demek istediğimi anlamışlardır sanırım. Anlaşılmadıysa da anlatacağım zaten. Öncelikle "paragraf" deyince ne anlıyoruz? İşte kilit sorularımızdan biri. Paragraf dediğimiz, genelde iki ya da daha fazla cümleden oluşur. Anlam bütünlüğünü bozmayacak şekilde bu cümleler arka arkaya sıralanır. İşte bu sıralanmaya paragraf deriz.
Paragraf dediğimiz şey iki ya da daha fazla cümleden oluşur dedik. Peki hiç mi bir cümleden oluşmaz? Elbette oluşabilir ama bu bir istisna sayılır. Bazen tam bir cümle, yazıyı bitirmek için yeterlidir. Daha fazla açıklamaya gerek yoktur ve sonuç paragrafı olarak bir cümle yazılır. Olabilir yani. Ama tüm yazı birer cümlelik paragraflardan oluşmaz.
Şimdi bahsini ettiğimiz gazetelerden herhangi birinin "büyük" yazarlarına bakalım. Mesela Ertuğrul Özkök'e bakalım. Fikren zaten kendisini sevmem, ama bu ona gıcık olma nedenim değil. Gıcık olduğum şey, yazının da ana konusu olan paragraf anlayışsızlığı. Az önce örnek olsun diye bir yazısını buldum, işte örnek yazı. Sevgili yazar, her cümlesinin ardından iki defa "enter" tuşuna basmak suretiyle tek cümlelik paragraflarla beni gıcık ediyor. Belki de bunu o yapmıyor, sonradan bir editör bunu özellikle elden geçirip her cümleden bir paragraf yapıyor. Belki yazı uzun görünsün diye, belki de zaten kime okumuyor, en azından bir çırpıda okunuyormuş imajı versin diye... Bilemiyorum.
Benzer örnekler Star gazetesinde de mevcut. Gıcık olduğum bu olay, sevdiğim çizerlerden bir ara Star'da yazarlık da yapmış olan Hasan Kaçan'ın bir yazısında da vardı. Hemen kendisine bir e-posta attım. Cevap göndermedi. Herhangi bir cevap da beklemiyordum zaten. Şimdi yazıp yazmadığını, yazıyorsa da aynı tipte mi yazdığını bilmiyorum.
Hasılı, her cümlesinden sonra yeni bir paragrafa başlayan yazar yazar değildir bence. Gıcıktır. Gıcık olurum böyle tiplere
Benim açımdan bakarsak, bunun asıl adı paragraf anlayışsızlığı. Özellikle Doğan grubu ve benzeri gazetelerin okuyucuları ne demek istediğimi anlamışlardır sanırım. Anlaşılmadıysa da anlatacağım zaten. Öncelikle "paragraf" deyince ne anlıyoruz? İşte kilit sorularımızdan biri. Paragraf dediğimiz, genelde iki ya da daha fazla cümleden oluşur. Anlam bütünlüğünü bozmayacak şekilde bu cümleler arka arkaya sıralanır. İşte bu sıralanmaya paragraf deriz.
Paragraf dediğimiz şey iki ya da daha fazla cümleden oluşur dedik. Peki hiç mi bir cümleden oluşmaz? Elbette oluşabilir ama bu bir istisna sayılır. Bazen tam bir cümle, yazıyı bitirmek için yeterlidir. Daha fazla açıklamaya gerek yoktur ve sonuç paragrafı olarak bir cümle yazılır. Olabilir yani. Ama tüm yazı birer cümlelik paragraflardan oluşmaz.
Şimdi bahsini ettiğimiz gazetelerden herhangi birinin "büyük" yazarlarına bakalım. Mesela Ertuğrul Özkök'e bakalım. Fikren zaten kendisini sevmem, ama bu ona gıcık olma nedenim değil. Gıcık olduğum şey, yazının da ana konusu olan paragraf anlayışsızlığı. Az önce örnek olsun diye bir yazısını buldum, işte örnek yazı. Sevgili yazar, her cümlesinin ardından iki defa "enter" tuşuna basmak suretiyle tek cümlelik paragraflarla beni gıcık ediyor. Belki de bunu o yapmıyor, sonradan bir editör bunu özellikle elden geçirip her cümleden bir paragraf yapıyor. Belki yazı uzun görünsün diye, belki de zaten kime okumuyor, en azından bir çırpıda okunuyormuş imajı versin diye... Bilemiyorum.
Benzer örnekler Star gazetesinde de mevcut. Gıcık olduğum bu olay, sevdiğim çizerlerden bir ara Star'da yazarlık da yapmış olan Hasan Kaçan'ın bir yazısında da vardı. Hemen kendisine bir e-posta attım. Cevap göndermedi. Herhangi bir cevap da beklemiyordum zaten. Şimdi yazıp yazmadığını, yazıyorsa da aynı tipte mi yazdığını bilmiyorum.
Hasılı, her cümlesinden sonra yeni bir paragrafa başlayan yazar yazar değildir bence. Gıcıktır. Gıcık olurum böyle tiplere
Gönderen ya/sin zaman: 15:16 2 yorum Bu kayda verilen bağlantılar
Etiketler: gazete, köşe yazarları, paragraf
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
